‘’Devleti şekillendiren, güce sınır çizen’’ değil, toplumu şekillendirmeye, tarihin doğal akışına, sosyal gelişmeye ve değişime sınır çizmeye çalışan bir anayasa ile yaşıyor olmamızdır.
Amerika Birleşik Devletlerini kuran 13 eyaletin temsilcilerinin olduğu Kıta Kongresinin, İngilizlerden bağımsızlık ilan etmesinin üzerinden 7 sene geçmişti. Kontinental ordunun başkomutanı General George Washington da, herkesin konuştuğu ‘askeri darbe’ söylentisini duymuş ve 15 Mart 1783 günü, New York Newburgh’da bulunan darbeci cuntanın karargahına şok bir ziyarette bulunmuştu.
Cuntanın başında Washington’un eskiden beri rakibi olmuş olan General Horatio Gates vardı. Askerler bağımsızlık ilanının üzerinden 7 yıl geçmesine rağmen, Kontinental Kongrenin başarısız ve dağınık halinden şikayetçilerdi. Maaşları ödenmiyor, erzaksız zor kışlar geçiriyorlardı. Uğruna hayatlarını tehlikeye attıkları özgürlük bu muydu? Bu dağınıklık ve başıboşluğa son verecek tek bir yol vardı: Kongreyi ve gerekirse Washington’u devirip ülkede askeri bir rejim kurmak.
O soğuk Mart sabahı General Washington kendi askerlerinin karargahına habersiz davetsiz girerken, ülkesi tarihin kavşak noktasında duruyordu. Washington ya omuz omuza savaştığı silah arkadaşlarına sadık kalacaktı ya da çok inandığı hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye. Odaya girdiğinde, subaylar darbe konsunda toplantı halindeydi. Washington konuşmakta olan General Gates’in lafını kesti ve söz aldı. Subaylar sessiz kaldılar. Sonuçta Kontinental ordusunun başkomutanı sıfatını taşıyordu.
Hitabetiyle meşhur Washington hayatında ilk defa konuşmakta zorlanıyordu. Derken, tarihe Newburgh Hitabeti olarak geçen ve insan soyunun yönetim anlayışında geldiği noktaya vurgu yapan konuşmasını yaptı. Subaylarına, hiçbir politik ve sivil soruna hiçbir askeri çözüm olamayacağını anlattı, ‘’barışçı ve hukuka uygun her türlü davanızın yanındayım.’’ dedi ve kimsenin konuşmasına mahal vermeden onları kendi toplantılarıyla başbaşa bırakıp çıktı.
Konuşma karşısında, bazı subayların gözleri dolmuştu. Kontinental ordusu, o sabah maceraperest bir çapulcu takımı olmaktan çıkıp gerçek bir orduya dönüşmüştü. Washington o sabah askerleriyle beraber, ABD’yi bir diktatörlüğe dönüştürebilirdi. Askerler buna çok hazırdı ve yola çıktıklarında karşılarında duracak hiçbir güç de yoktu. Ancak Washington o kaderi dönüm noktasında rotasını diktatörlükten yana değil, Cumhuriyetten yana kullanmıştı.
13 koloniden oluşan Amerikan halkı, yeni devlete güç vermekten çekiniyordu. İngilizlerden ve bir ‘kral’dan yeni kurtulmuşlardı. Zayıf ve gevşek bir devlet yönetimi istiyorlardı. Üstelik bu 13 koloninin her biri kendini bağımsız bir devlet olarak görüyordu. Hiçbirinin bir diğerine güveni yoktu.
Soru şu: Ne oldu da nasıl oldu da bu ayrık güçler, savaş, askeri güç ya da ekonomik kriz gibi hiçbir mücbir sebep olmadan bir araya gelip ortak bir devlet düzeninde anlaşabildiler?
Türkiye’de Anayasa tartışmaları pek revaçta. Ancak ben bu mektubu, Anayasa’nın bazı maddelerindeki değişiklik çalışmalarına binaen yazmıyorum. Yüzyıllık özlemimiz hasretimiz olan ‘hepimizin anayasası’ tartışmasına binaen yazıyorum.
Türkiye öyle ya da böyle en fazla 5-10 yıl içinde 21’nci yüzyılın ruhuna uygun anayasasını yapacak. Ve ben bu anayasanın büyük ve tarihi bir uzlaşmanın ürünü olacağına yürekten inanıyorum.
Ama şimdi benim inancımı bir kenara bırakalım ve sorunun cevabını aramak için 1780’li yılların Amerikasına geri gidelim. Oturmamış bir devletin iki tehlikeli rotası var. Birincisinden yani diktatörlükten Washington gibi karizmatik bir lider ülkesini korudu. İkincisi ise paranın sultasıdır.
Philadelphialı Robert Morris, 1776 itibarı ile hiç şüphesiz kıtanın en zengin kişisiydi. İngiltere ile arayı bozmayı, ekonomik çıkarlara aykırı buluyordu. Sırf bu sebeple 4 Temmuz 1776 günü ilan edilen Bağımsızlık Bildirgesine karşı oy kullanan birkaç Kontinental Kongresi üyesinden biriydi. Ancak bir ay sonra kararını yeniden gözden geçirdi ve bağımsızlık bildirgesini imzaladı.
Ciddi ekonomik sorunları olan Amerikan idaresinde kolayca en etkili insanlardan biri oldu. Tarihçiler, fırsat bulsaydı, devleti kendi diktasında ‘bir şirkete’ dönüştürme arayışında olduğunu kaydediyor. Ancak denize düşen yılana sarılır. Ekonomik ifalasın eşiğindeki Kontinenantal Kongre 1781 tarihinde Morris’e genç devletin maliyesinin patronu olmasını önerdiler. Ancak onun şartları ağırdı. Sadece mali konularda yetki istemiyordu. Devletin her işinde ve uluslararası anlaşmalarında da yetki istedi. Çaresiz Amerikan idaresi Morris’in şartlarını, o da görevi kabul etti.
Ancak çok geçmeden Kongre üyelerinin büyük bölümü, Morris’in tedavisinin, hastalığın kendisinden de beter olabileceğinden korkmaya başladı. Morris, tamamen ekonomik sebeplerle ‘merkezi idareyi’ adım adım güçlendiriyordu. Ancak özellikle bağımsız ve sıkı püriten geleneğiyle Rhode Island eyaleti, Morris’in planına taş koydu.
Kongre, işadamı-teknokrat Morris’in ekonomik aklına uymakta isteksiz oldukça, o da tarih boyunca bu karakterlerin hep yaptığı gibi en kolay kandırabileceği güce başvurdu; Askerler.
Artık tahmin edersiniz yazının başında bahsettiğim Newburgh cuntasının arkasında asıl gazı veren, tahriki yapan Morris’ti. Askerlere, ülkenin kaderini ellerine almaları, aksi takdirde hem kendilerinin erzaksız hem de ülkenin beş parasız kalacağı propagandası yapıyordu.
Ardından Philadelphia’daki Kongre’ye gidip, ‘’eğer bir an önce bu değişiklikleri kabul etmezseniz, askerler, yönetimi devirmeye yemin etti’’ diyen de Morris’ti. Aydınlarımız, ‘’cami ile kışla arasında kalma’’ geyiğini çok yapıyor ama bence bir parça da ‘çek defteri’nden bahsederlerse daha muteber olur endişeleri...
Ancak o sonbaharda ABD ve İngiltere Paris antlaşmasını imzalayınca Kontinental ordusu da küçültülerek profesyonelleşti. ABD’nin en zengini ve maliye bakanı Morris’e artık ne ordudan ne de Kongre’den sempati kalmıştı. Teknokrat bela bütün görevlerinden istifa etmek zorunda kaldı. Genç Amerikan Cumhuriyeti bir badireyi daha atlatmıştı.
George Washington da, Paris antlaşmasından 2 ay, askeri darbeyi engelledikten 8 ay sonra Aralık 1783’te, başkomutanlıktan istifa etti. Ülkesine 8.5 yıl hizmet, ordusuna komutanlık yapmıştı. Mount Vernon’daki evine gitti. Karısı Martha kapıda kendisini bekliyordu. Yeniden savaştan önceki işine çiftçiliğe döndü. Toprakla dolu münzevi bir hayatın içine kendini attı. Lafayette’e yazdığı mektupta şöyle söylüyordu: ‘’Potomac Nehrinin kıyısında kendi incir ağacımın altında gölgelenen sıradan bir vatandaşım. Kamusal hayatın meşguliyetinden uzakta… Sadece kamu görevlerimden değil, kendimden de emekli oldum. Kalbimin tatmini yolunda sakince dolaşıyorum’’
Ancak, kader örgüsünü başka örüyordu. ABD Cumhuriyeti, kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmesi gereken 3 zorlu yıl daha yaşadı. Ta ki 11 eylül 1786 yılında toplanan Annapolis Kurultayına kadar. 13 eyaletten sadece 5’i temsilci gönderdi. Çok fazla bir karar alınamadı ancak çok çok önemli bir sonuç doğurdu. Kurultayın iki yıldızı Alexander Hamilton ve James Madison’un, ülkenin devlet sistemini ve kurumların yerini açıkça belirtecek bir anayasaya ihtiyacı olduğunda ısrarıyla bir anayasa kongresi toplantı daveti kabul edildi. Bu ısrar yaklaşık 3 ay sonra sonuç verdi ve Kontinental Kongre, 21 Şubat 1787 günü, Mayıs ayında Philadelphia’da, yani 10 sene önce İngiltere’den bağımsızlık ilan ettikleri Kongre salonunda bir Anayasa Kongresi toplamayı kabul etti.
Ahir ömrünü Mount Vernon’daki münzevi hayatında geçireceğini sanan George Washington, bir kez daha ülkesinin çağrısının baskısı altındaydı. 28 Mart günü Kongre’ye katılmayı kabul etti.
Kongrenin toplanmasında en önemli rollerden birini oynayan henüz 35 yaşındaki James Madison, 3 Mayıs günü Kongre için Philadelphia’ya gelen ilk delege oldu. Bir tek zaten şehirde çalışan Pennsylvania delegeleri vardı.
Madison’un en büyük korkusu, Anayasa Kongresi’nin resmi çalışmasını başlatacağı gün olarak ilan edilen 14 Mayıs günü gerçek oldu. Bir avuç delege hazırdı. Bu da toplantıya başlamaya yetmiyordu.
Ancak delegeler gelmeye başladı. Her biri kendi başına bir devlet gibi olan 13 koloninin 55 temsilcisinden oluşan Phildelphia Anayasa Kongresi, 25 Mayıs 1787 günü açılış toplantısına başladı.
Kurucu babalardan bir tek Paris’te olan Thomas Jefferson katılmamıştı. Bu 55 adam, sadece pazar günleri hariç, aylarca günde bazen 15 saat süren toplantılarla bir imkansızı başardılar. 13 koloniden bir devlet çıkardılar. Yürütme, yasama ve yargı organı, erkler ayrılığı, kontrol ve denge sistemi özgün hatlarla belirlenen kurumlar hiyerarşisi tesis ettiler. Çıkarları farklı, hedefleri farklı, devlet anlayışları farklı bu delegeler, toplantılara başladıktan 3 ay 23 gün sonra 17 Eylül 1787 günü, Amerikan Anayasası üzerinde anlaştılar.
Bir buçuk yıl sonra 14 Nisan 1789 günü, yeni Federal Kongre’nin genel sekreteri Charles Thomson, Washington’un Mount Vernon’daki evinin kapısını çaldı ve ona, 69 seçici delegenin her birinin oyunu alarak Amerika Birleşik Devletlerinin ilk başkanı seçildiğini tebliğ etti. Washington, yemin töreni için ABD’nin geçici ve aynı zamanda ilk başkenti olan New York’a davet edildi.
Washington, 8 yıllık başkanlığının ardından iki yıl, yeniden normal vatandaş olarak yaşadı. Anayasa Kongresinden önce inzivada olduğu yıllarda, 19’ncu yüzyılı görmek için elinden gelen her şeyi yapacağını söylemişti. Ancak 1799 yılının 14 Aralık günü, yeni yüzyıla sadece 17 gün kala hayatını kaybetti.
Hangi yazarımızdan okudum hatırlamıyorum ama bir Amerikalı ile atışmasını anlatmıştı. Amerikalıya, ‘’biz kaç bin yıllık tarihe sahibiz, sizin en fazla 200 yıllık bir devletiniz var’’ diye övünmeye kalkınca, Amerikalı hepimizi düşündürmesi gereken şok bir cevap vermiş; ‘’Bizim Anayasamız 200 küsur yaşında. Sizinki kaç yaşında?’’.
Bugün Birinci Meclisimizin açılmasının 90’ncı yıldönümü. 90 yılda 4 Anayasa değiştirdik. İronik olanı dördünü de ‘’anayasayı koruyucular ve kollayıcılar’’ değiştirdi. Ve bugün Cumhuriyetimiz büyük bir yönetim karmaşası yaşıyorsa, en büyük sebep, kuşaklar boyu uzanacak sosyal bir uzlaşmanın ürünü olmaktan çok , ‘’gücü belli çevrelerin ve kurumların elinde tutmaya’’ göre ‘günübirlik’ saiklerle kurgulanmış bir cunta anayasası ile yaşıyor olmamızdır.
‘’Devleti şekillendiren, güce sınır çizen’’ değil, toplumu şekillendirmeye, tarihin doğal akışına, sosyal gelişmeye ve değişime sınır çizmeye çalışan bir anayasa ile yaşıyor olmamızdır.
Geldiğimiz noktaya bakın… Devletin her hangi bir unsurunu, kendine veya yaşam tarzına tehdit görmeyen bir tek (rakamla 1 tek) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yok ülkemizde. Buna asker de polis de dahil… Çünkü maalesef devletimiz ve anayasamız bir uzlaşmanın ürünü değil…
Ben bu ülkede çoğunluğun samimi insanlardan oluştuğuna inanıyorum. Cumhuriyetimizi, kimseye yaşam tarzı dayatmayacak, kimsenin de yaşam tarzına, inancına, kıyafetine, diline, soyuna dokunamayacak, ‘’hepimizin cumhuriyeti’’ yapabilecek iradeyi, samimi arzuyu, muhafazakar kesimde de, seküler kesimde de, Türkünde de, Lazında da, Kürdünde, Çerkesinde de, Ermenisinde de, Alevisinde de, Sünnisinde de, görüyorum. Hiçbirimiz bu anayasayı bu didişmeyi hak etmiyoruz. Ama bunu değiştirmesi için Mehdi bekler gibi, demir yumruk bir kurtarıcıyı, bir mucizeyibeklemekten vazgeçelim. Niçin?

ABD Anayasasının yapılışı hakkında uzun yıllar en fazla referans gösterilen kitaplardan biri, Catherine Bowen’in 1966 tarihli ‘Miracle at Philadelphia (Philadelphia’da Mucize)’ kitabıdır. Adından da anlayacağınız gibi, bu kadar bir birine zıt, bölük pörçük kolonilerin bir araya gelip tarihin en görkemli politik metinlerinden birini ortaya çıkarabilmeleri ve devlet sisteminin yapısı üzerinde anlaşabilmelerini adeta bir mucize olarak nitelendirmekte. Anayasa Kongresine giden süreçte son derece şüpheli olan Washington da, Philadelphia Kongresi’nden sonra Lafayette’e yazdığı mektupta, ulaşılan neticeyi bir mucize olarak nitelendiriyor. Bowen kitabında, ‘’Mucizeler durup dururken olmaz. Her mucizenin uzun acılar içinde yapılmış duaları vardır. ‘’ diye yazıyor.
Oysa Philadelphia Anayasa Kongresinin Pennsylvania devleti delegasyonundan Gouverneur Morris, Anayasa kabul edildikten sonra, ‘’Bazıları buna gökten inmiş muamelesi yapıyor. Oysa ki bu metin 55 sade ve samimi adamın uzun gayretlerinin neticesidir.’’ diye konuşacaktı. Doğrusu bu bakış bana çok daha isabetli gibi geliyor. Bu 55 adamın her biri ötekinden farklıydı. Dahası her biri 13 ayrı devleti temsil ediyordu. Farklı sosyal, etnik, kısmen dini, sınıfsal arka planlara sahiptiler. Ama samimiydiler. Uzlaşma aramakta samimiydiler. Bir uzlaşmayı, laf olsun diye değil, gerçekten istiyorlardı.
Ortaya, ‘’Biz Birleşik Devletler Halkı olarak, kendimiz ve gelecek kuşaklar için daha mükemmel bir birlik oluşturmak, adaleti sağlamak, vatanımızda huzuru korumak, halkımızı savunmak, toplum refahını artırmak ve özgürlük nimetini güvence altına almak için, bu anayasayı tesis ediyor ve kabul ediyoruz’’ diye başlayan Anayasa’yı çıkardılar.
Ve geçen yıl tarihçi Richard Beeman, bu anayasanın yapılış hikayesini, ‘’The Plain Honest Men’’ adlı nefis bir kitapla bir de bu perspektiften önümüze koydu. Doğrusu, kanun yapıcılarımızın, devlet yöneticilerimizin mutlaka okuması gereken bir kitap diye düşünüyorum.
Beeman, 1787 yazının Philadelphia’sına götürüyor bizi. Sadece Pensylvania eyalet kongresinin salonundaki hararetli tartışmalara değil… Akşamları gitikleri restoranlara, tavernalarda dönen kulislere, evlerdeki toplantılara, ağrıyan dişlere, yaşaran gözlere, öksürük nöbetlerine…
Bu kitaba ve Amerikan Anayasasının yapılışına, Amerikan kurucu babalarının nasıl tartıştıklarını, nasıl didişdiklerini, bir birlerinden nasıl ölesiye nefret ettiklerini de paylaşacağım ama kısa bir mola vermenin vaktidir...
Bize şunu gösteriyor Beeman; ‘’Bu adamlar, yani Kurucu Babalarımız, elbetteki seçkin iyi yetişmiş insanlardı ama bazılarının da iddia ettiği gibi yarı tanrı değillerdi. Fanilerden oluşan bir heyetti bu. Amerikan Anayasasını bizim gibi faniler yaptı…’’
Gerçek bir Anayasa için olağanüstü güçleri olan süper kahramanlara değil, sade ve samimi olmaya ihtiyacımız var.
Yorumlar
Bu Habere Henüz Yorum Yapılmamış.
İlk Yorum Yapan Siz Olun.
Yorum Yaz
Diğer Eğitim Kategorisindeki Haberler
- Yalova üni. tasavvuf sosyolojisi
- Ösym'nin 2011 sınav takvimi açıklandı
- Mehmet akif'in şiirleri albüm oldu
- Okullarda beden eğitimi dersi kalkıyor
- 'başörtülü öğrencilerden özür dilemeliyiz'
- Herkes yavuz'u anlattı o şah ismail'i
- Rektörden tuhaf sözler
- Üniversitede yine başörtüsü rezaleti!
- Meb'in ilköğretimde başörtüsüne bakışı
- Yök başkanı: artık biz konuşmayacağız
- Rektör 'başörtü serbestisi'ne baş kaldırdı
- Milli eğitim'den bdp'ye uyarı: savaşacağız
- Dahi bebekler devri başlıyor!
- Amerikan anayasası'nı kim yaptı?
- Abdullah gül şaşkına döndü
Kategoriler
En Çok Okunanlar
- Bu pistlere inmek cesaret is...
- Sıra sende abd!/ 21:30'da c
- Ösym, öyle bir hata yaptı ki...
- "para buldum paylaşalım" diy...
- Elinin hamuruyla 15 yıldır l...
- Amiral seks tuzağına düştü!
- Size de ceza gelirse şaşırma...
- Bu şehirde 170 milletten ins...
- Savcının yaptığına bak!
- Defalarca çıktığı tarihi su
- Muğlada trafik kazası: 1 ölü...
- Hastanetde e-geçmiş olsun dö...
- Diyanet yeterlik sınavına ip...
- Türkiye olarak ayağa kalksay...
- Bağışa göre müslümanlar türk...
- 61 yaşındaki annesinin böbre...
- Aliyev ve sarkisyan 17 temmu...
- Öss ve yds sonuçları yarın a...
- Evo moralesten inanılmaz iti...
- Ailece motosiklet yolculuğu
- Said nursi'nin atatürk'e y
- Helikopter kazasında son gel...
- Bilim kurgunun 'en aptal'
- Türk bilim adamlarından iki
- Yunanistan'dan tel örgü sav
- Isobus'lar toplu taşımada k
- Görenler hayrete düşüyor
- Gazi üniversitesi senatosu k...
- Kar yağışı uçak seferini zor...
- Cami imamı, tesettürü doktor...
Yazarlar
-
Ebubekir ATALAY
Önümüzdeki en büyük..
..
-
Sonsuzluğa Yolculuk
Gıybet..
Geçen yazımızda yalandan bahsetmiştik.orda değinmediğim bir konuy..
-
Hülya EKİNCİ
Yılbaşı müslüman içi..
Selamün aleyküm ve rahmetullahi ve berekatuhu! bu soru ve cevap kaynagina güvendigim bir siteden..
-
Ömer YANIK
Ibadetler devamlı ol..
İbadetlerde devamlılık esastır
rahmet ayı ramazan..
-
Selim GÜNCEL
Murphy kanunu..
Yelpazenin hangi tarafında olursa olsun düşünen insanlar etraflarındakileri çeken bir manyetik al..
-
Mualla YILDIRIM
24 kasım..
Bu gün 24 kasım eski günlerdeki öğrenciliğim aklıma geldi de, kocaman bir off çektim derinlerden..
-
Şule ŞAŞMAZ
Başörtüsü ve siyaset..
Son günlerde başörtüsünün ne kadar değerli olduğu, kılık kıyafetin bir öneminin olmadığı, başörtü..
-
Yusuf ŞAHİN
Bayram (sadakat ve t..
Adamaktır en güzel varlığı güzeller güzeli olan varlığa hiçbir tereddüt göstermeden. tüm samimiye..
-
Müge E.KAYA
Gözümün nuru namaz..
“ namaz, gözümün nuru ”
ne kadar güzel, ne kadar içten ve samimi bir dil kullan..
En Yeni Haberler
- Dünden bugüne macos x!
- Yalova üni. tasavvuf sosyolo...
- Yeniden yayındayız..
- Mavi marmara baskını sonrası...
- Abd’nin 1500 sitesini çökert...
- Akıncılar roj tv’nin nobel’e...
- Kuveyt her vatandaşına 3559
- Demirtaş: kck yüzünden bin k...
- Abd'de obama ailesine hediy
- Aktütün'de envanter dışı ce
- Tunus'ta ulusal birlik hükü
- Başbakan lübnan için şam'a
- Said nursi ile mustafa kemal...
- Engelliler için 2 bin lira p...
- Chp'ye kendi sitesinden kay
- Mhp de kendi anket sonucunu
- Antalya'da yabancıya mezar
- Bu pistlere inmek cesaret is...
- Nefes kesen yepyeni modeller...
- Kılıçdaroğlu, chp'nin oy or
- Dalan hakkında kırmızı bülte...
- Ösym'nin 2011 sınav takvimi
- Cumhuriyet halk partisi'nin
- Polis, terörist diye askeri
- Rtük'ten 'muhteşem yüzyıl
- Kıvırcık ali son yolculuğuna...
- Erdoğan, merkel'e kuveyt't
- 2011'e damgasını vuracak ür
- Merkel'den türk tarafına ağ
- Kılıçdaroğlu erdoğan'ı 4.mu


Son Yorumlar