Muhsin baba bir buçuk saattir anlatıyorum, sen de kemali dikkatle dinledin beni. Allah razı olsun. Lakin söyle bana, haksız mıyım baba, benim çektiğim bu sıkıntıları her kul kaldırabilir mi? Herkesin harcı mıdır bu kadar derde giriftar olup da hala normal bir insan kalabilmek.

Diyorum ki bazen, neden böyle oluyor, ben de herkes gibi normal bir hayat yaşayamıyorum. Her günüm başka bir imtihan, Allah, dostlarının başından musibeti eksik etmezmiş, lakin bırak Allah dostu olmayı, adi bir kul bile değilim. Öyleyse diyorum ettiğimi çekiyorum ancak elimden iyilik gelmez belki ama kötülük yapmayı da beceremem ben Muhsin Baba, yani kötü bir insan da değilim herhalde. Bir seçenek daha geliyor aklıma ki o da şu: Ben maruz kaldığım sıkıntılara katlanacak evsafta bir adam değilim, tavuk gibi küçücük bir yumurta için yarım saat gıdaklıyorum.

Ne diyorsun baba, bir yol göster seni seven şu kardeşine. Benim halim nedir, nicedir…

Evlat ben seni bir buçuk saat dinledim, sen de beni dinleyebilecek misin?

O nasıl söz baba…

Öyleyse dinle.

Bir dostum vardı Sadık Bey, tam bir İstanbul beyefendisi, görgüsü, ahlakı, insan sevgisi, insanlarla münasebeti devrimizde az bulunacak türden. On dört-on beş senedir tanırım. İki kızı bir oğlu vardı. Çocuklarının üstüne titrerdi adeta. Benden sürekli çocuk yetiştirme adabı öğreten kitaplar alır hepsini de okur-uygulamaya çalışırdı.

Geçenlerde sahaflar çarşısında tesadüf ettik. Zor tanıdım billah. Rengi uçmuş, zayıflamış, gözlerindeki o ışıltının yerinde de yeller esiyor. Çok şaşırdım. Gel şöyle bir laflayalım diye, oradaki çay bahçesine götürdüm. Adamcağıza bir dokun bin ah işit. Kızlarından birisi bir sene evvel evi terk etmiş, on sekizine basar basmaz. Artık senin ilkel kurallarınla yaşamayacağım baba demiş çıkmış gitmiş. Ne ettiyse önüne duramamış. Hiç mi belirtileri yoktu azizim önceden önlem alamadın mı dedim. Nerdee dedi “kırk yıl düşünsem aklımın ucundan bile geçmezdi, kimin içinde neler biriktirdiğine vakıf olamıyorsun üstadım.”dedi. Velhasıl adamı çökertmiş yaşadığı musibet.

Sonra bir komşum, Sacit amca. Üst katımızdaki dairede otururdu. Adam işten gelir gelmez gürültüler başlardı. Karısı Selma teyzenin sesi… Aman Allah’ım bu kadar mı olur, bağırışlar çağırışlar, ağza alınmayacak sözler gırla giderdi. Sacit Amca’nın de eline vur ekmeğini al, sessiz sakin kavga döğüş bilmez bir insan…

Ara sıra bize de gelirlerdi. Sohbet sırasında dayanamadım sordum -malum beşeri ilişkilere merakım- Sacit Amca nedir senin Selma Teyze ile alıp veremediğin diye. Evladım dedi, “Selma’yla biz otuz beş senedir evliyiz. Evlendik böyle, bu gün oldu hala böyle. Hiçbir şeyden hazzetmez, Konu komşu kimseyi sevmez, bütün akrabalarımdan nefret eder, sevdiklerine eza etmekten de –zannederim- haz alır. Bana ettiği cefayı geçelim söze değmez.

Ha düzelir ha geçer, diyerek ömür geçti. Bir ara ne pahasına olursa olsun ayrılayım dedim fakat vicdanım beni yedi bitirdi. Benden başka kimsesi yok gidecek. Hala, teyze, akrabanın yanına sığmayacak bir kadın, bir yerden geliri de yok, rezil olur ortalıkta… Dişimi sıkıp sabredeyim dedim. O gün bu gün sabrediyoruz işte…

Sacit amcanın hikayesi de böyle hasan evladım.

Bizim önceki pasajda Melik vardı sen de tanırsın.

Evet baba.

Evlendi 7-8 sene çocuğu olmadı, o doktor senin bu doktor benim gitmedik deva kapısı bırakmadı. Umut deyip hacısına, hocasına, büyücüsüne gidip derman aradılar karı koca yıllarca… Dertlerin ve dermanların yaratıcısı nihayet çileniz doldu deyip –Allahualem- veriverdi nur topu gibi bir oğlan çocuğu. Sade o değil tüm sevenleri sevindik bu mutlu habere. Lakin bizim gördüğümüz gibi değilmiş imtihan, asıl sınav çocuk olduktan sonra başlıyormuş.

Çocukta Osteogenesis Imperfecta denilen lanet bir hastalık varmış. Şu bizim cam kemik diye bildiğimiz meşum hastalık. Çocuğun dört yaşına kadar 17 defa çeşitli yerlerinden kemikleri kırıldı. Bir gün bileği kırılır, öbür hafta kolu, ötekisinde parmağı. Öyle bir dert ki sorma gitsin. Zaman zaman gelir anlatır, anlattıkça da ağlardı. “Allah oğluma vermiyeydi de bana vereydi bu zıkkımı” dediğini defalarca duymuşumdur ağzından. Tedavisi de doğru dürüst yapılamıyormuş bu hastalığın. Çocuk kocaman oldu hala iyi bir haberini alamadık.

Son olarak bir de sana Fevzi Yüzbaşının hikâyesini anlatayım. Fevzi yüzbaşı benim öz amcamın torunudur. Babası ta çocukluğundan bu yana oğlum subay olacak derdi. Benim akrandır Fevzi. Nihayet dediği gibi de oldu harbiyeye girip subay çıktı. Sonra -nasıl bulaştı bilmiyorum- kumar mübtelası olduğu geldi kulağımıza. Bekar olduğu halde bir türlü ay sonunu getiremez, onca maaşı yediği gibi bir de sağa sola borçlanırdı. Amcazademin ömrü onun borcunu ödemekle geçti. Ne ettilerse kurtaramadılar bu beladan. Evlendi çocukları oldu, şimdi emekli, hala kumar masalarından kalkamadı Fevzi yüzbaşı.

Şimdi sıra sana geldi Hasan evladım, senin derdin mi büyük, yoksa –daha onlarcasını anlatabileceğim- bu dört kişinin dertleri mi?..

Allah kimseye istihab haddinin fevkinde sıklet yüklemez. Senin derdin senin kaldırabileceğin kadardır. Kaldırmazsan kaldıramayacağından değildir. Çünkü sana o derdi verendir seni yaratan. Seni senden daha iyi bilmez mi sanırsın. Yük olmasaydı kuvvetin ne manası kalırdı. Sırtına bindirecekler ki anlayacaksın kaç kilo çekebileceğini.

İkincisi, eskilerin güzel bir deyişi vardır, “yaş odun gibi bağıra bağıra yanma, kuru odun gibi sessizce çıtır çıtır yan” diye. Dert bizim için. Elbette yakacak bizi amma çıtır çıtır sessizce yanmak mı daha iyi yoksa ötekisi mi? Bağırıp çağırsan da yanacaksın, susup ‘tevekkeltü Alâllah’ desen de.

Üçüncüsü ise göz yanılmasıdır evlat. Ard arda iki tepe olsa aynı boyda, sana yakın olan büyük görünür. Yollarda yan yana dizilmiş elektrik direklerini düşün uzaktaki sana küçük yakınındaki büyük görünür. Sosyal hayatta da bu böyledir. Yani senin şahsi dairende cereyan eden olaylar sana çok yakın olduğu için büyük, senden uzak cereyan eden olaylar ise büyük olmasına rağmen küçük görünebilir.

Bir de komşunun tavuğu komşuya kaz görünür fehvasınca başkalarının halleri sana ulaşılmaz gelir. Elindeki değersiz, başkasındaki değerli görünür. En güzeli kendindeki ile yetinmek ve şükretmektir, nimet olsun nikmet olsun…

Biz insanlar bazen sıkıntılarımızın kesafetinden başka şeyi göremez oluruz. Öyle bir odaklanırız ki, bir kötümüz on iyimizi göstermez olur. O yüzden zaman zaman kafamızı gömdüğümüz kumdan çıkarıp sonsuz kainati ve içinde cereyan edenleri görmeye çalışmak gerek. Görmek gerek ki meselelerimiz ne kadar küçük ve sadece bir imtihan olduğunu anlayalım. Sıkıntıya değil verene odaklanmak gerek.

Hasan evladım son olarak şunu demek isterim, bu dünyanın darül imtihan olduğu konusunda hemfikiriz öyle değil mi? Madem öyle insan olan herkes öyle veya böyle bir şeyle imtihan olacak, yani Allah her insana uygun bir imtihan verecek. Sana verilen imtihanı beğenmemek ya da bana fazla veya neden onunki benimkinden kolay demek çok doğru olmasa gerek.

Evladım soruyorum sana imtihanını seçme hakkı verilseydi bu günkünden farklı bir şey mi isterdin. Çocuklarınla, eşinle, hastalıkla imtihan olmayı ister miydin? Zannederim cevabın hayır olacak. Öyleyse bağıra bağıra değil çıtır çıtır tamam mı…

Allah’ın kuldan razı olması için önce kulun Allah’ın verdiğine razı olması gerekiyor. Yani derdini sevmesi, derdinin içinde derdi verenin merhametini görebilmesi gerekiyor. Büyüklerimizin şöyle bir misali vardır. Bir çoban koyunu uçurumdan düşmesin diye ona taş atar, koyuna sorsan zalim çoban taşlıyor der lakin çobanın koyuna merhametindendir o taş.

Derman aradım derdime, derdim bana derman imiş,
Bürhan aradım aslıma, aslım bana bürhan imiş!..

Okuduğum bu güzel dizeler Niyazi Mısri’nindir, bu güzel deyişin üzerine söz etmeyelim artık. 


Yorumlar

» DİLAVER ERDİNC - 31.03.2010

SONLARINI DAHA ÇOK BEĞENDİM...

Yorum Yaz